• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/pages/Memleket/128087563946334?fref=ts
  • https://twitter.com/cemal_oral

Hava Durumu
Ertan Tuzlu
ertantuzlu@hotmail.com
TANGO: TUTKUNUN DANSI
17/09/2019

 

Yıl 1880. Yer Arjantin. Buenos Aires'de alt sınıfların oturduğu mahallelerin kasvetli ve çamurlu sokaklarında sürekli olarak çalınan, dinlenen ve dans edilen bir müzik hiç eksik olamazdı. İşte o müzikle yapılan ve bir Arjantin dansı olan Milango, o dönemlerde kötü ünüyle nam salmıştı.
Sokaklarda, beter kulüplerde ve köhne binaların içinde dolaşan bu dansın müziği çoğunluk tarafından çok sevilen bir müzik tarzıydı.
Kırmızı, özellikle turuncu kumaşların sımsıkı sardığı bedenler, gece saçlı, iri gözlü fahişeler; bu müziğin dansına İspanyol Tangosu’nun hızlı temposunu ve duygusal karakterini Milango ile birleştirdiler. Böylelikle bir çeşit beden dili olan Tango, en yalın hali ile iki farklı bedenin edepsiz ahengini anlatan bir dans oldu.
 Erotizm ve şehvetin ön plana çıktığı tangonun kökeni 15. yüzyıla kadar dayanır. O yüzyılda bir Afrika ayinin ritimlerini içeren Şango, Tango’nun ilk halini oluşturur. Yine o dönemde, İber Yarımaadası'nın bir bölümünü işgal eden Mağrib’liler ile bazı yerliler, verimliliği simgeleyen bu dansı çok sever ve böylelikle tüm Güney İspanya'da yaygınlık kazanır. Aslında bu bahsettiğim İspanyol-Afrika karışımı dans Çingeneler sayesinde her yere ulaşır. Latin Amerika'ya yerleşen Çingeneler; Arjantin'de, Rio De La Plata Tangosu'nu oluştururlar. Şık, züppe giysiler içinde sahnelenen bu dans, kendini 1900'lü yılların başında birçok kesime kabul ettirmeye başlar.
O yıllarda sokak aralarında bir Tango'nun sözleri yankılanmaya başlayınca anneler çocuklarının kulaklarına pamuk tıkarlardı. Çünkü; o dönemler tangonun sözleri bir çoğumuzun bildiği gibi elit insanların nazik ve incelikli aşklarını değil, sokak aralarında, karanlık, izbe köşe başlarında yaşanan ateşli, tutkulu, onların yaşamları kadar sert aşkları, sevişmeleri en argo sözcüklerle anlatıyordu.
Tango kendi içinde coşkuyla karışık bir hüzünde barındırır. Bu özellik, birçok kişinin içinde anlatılmaz duyguların doğmasına neden olur. Bu nedenlerin asıl kaynaklarından biri de Bandoneondur. Bandoneon; içinden kırk kör kuşun seslerinin çıktığı bir müzik aleti olarak tanımlanır. Oysa bu kırk kör kuşun bir öyküsü de vardır:
"Eskiden güzel ötsün diye ötücü kuşlar, gözlerine iğne batırılarak kör edilirmiş. Kör olan kuş, görme yetisi yoksunluğundan olsa gerek öterken öylesine güzel, lirik, hüzünlü bir ses çıkartırmış ki, en duygusuz insanın bile yüreği titrermiş." İşte bu lirik sese sahip olan Bandoneon, yaklaşık bir metre açılıp uzayan bir Akordeon'a benzer.
Tango'nun çıkış noktası olan Arjantin üzerine yazılmış en güzel kitaplardan birinin yazarı olan Pierre Kalfon, 'Sıradan Bir Arjantinli'nin tarifini şöyle yapıyor:
- Sırasıyla, bir adet geniş kalçalı Kızıldereli Kadını, iki İspanyol Binici, üç iyice ezilmiş Guço yani melez, bir İngiliz Seyyah, yarım baş Bask Çiftçisi, bir tutam Zenci... Helmini dökünce çabucak beş İtalyan Köylüsü (tercihen Güney İtalya'dan), bir Polonyalı Yahudi, dörtte üç Lübnanlı Tüccar ve bütün bir fahişeyi ekleyin. Elli yıl dinlendirip, öyle servis yapın. Yalnız kazana beş İtalyan Köylüsü atıverdiğiniz yerde durun. İtalyan göçmenler geldi ve Buenos Aires Limanı'ından pek uzağa gitmediler... Limana yerleştiler ve Portenos'lara karıştılar.-
Portenos yani liman adamları. Köylerden gelmişlerdi kente. Küba'nın neşeli 'Habanera' şarkılarını, Brezilya'dan güneye inen zenci ritimlerini dillerine dolamışlardı... Gitar eşliğinde şarkı söylemeye ve küfre, argoya, erkek erkeğe yaşamaya alışıktılar... Kadına hasret, terk ettikleri yörelere hasrettiler. İtalyan göçmenlerle Portenoslar'ın mutlu karışımlarından ortaya tango çıktı.
Önceleri yalnız gitar, flüt ve keman eşliğinde söylenen Tangolar, bir Alman icadı olan 'Bandoneon'un eklenmesi ile daha bir hüzün koktu. Zaten o Tangolar ki hep hüzünleri dile getirmediler mi? Yitirilmiş sevgiliye, bulamadıkları sevgilere, gerilerde kalan o güzel günlere, uzaklarda kalan memleketlere duyulan özlem ve bu özleme eşlik eden hüzündü Tango.
Liamanlarda ki barlarda, genelevlerde 'Aşağı Tabaka'nın eğlencesi olan Tangolar, Buenos Aires'i önce çok şaşırttı. Hele Tango Dansı. Kadın ve erkek birbirlerine yapışık dans ediyorlardı. Yüzleri yapışıktı, bedenleri yapışık. Bacaklar birbirine dolanmış apış aralarındaydı... 'Ahlaksızlık' diye hüküm verdi kent soylu kesimi.
Dönemin gerçek ozanları olan Cadicamo, Manzi, Castillo gibi İtalyan ozanlar, tangolarını limanda ki kent kahvelerine taşımakta gecikmediler. 1917'de Carlos Gardel; ilk tangosunu 'Mi Noche Triste-Hüzünlü Gecem'i söylediğinde "Liman Edebiyatı'nı bırakıp, güncel yaşamdan felsefi, sosyal sorunlara, yaşamın her alanını kaplayan dizelere yer vermeye başlıyordu. Ama yine hüzünle, geçmişe duyulan özlemle, anıların satır başlarıyla..." Carlos Gardel, tangoyu tüm Latin Amerika'ya, Avrupa'ya Hollywood aracılığıyla dünyaya yaydı.
Yıllar boyu Brezilya'da, Tango Brasileiro ile Meksika'da Tango'nun bir çok türü oluşturulur. Tango'nun Avrupa'daki en neşeli hali İspanyol Tangosudur. Bu arada Küba'yı da unutmamak gerekir; Havana'da Tango, Milango ve Arjantin Tangosu ile birleşerek Küba Habnerası'nı oluşturur. Tango, 1910 yılında Arjantin'den Amerika'ya geçer ve Amerika macerasında tangonun erotizmi hafifler ama öte yandan hafif bir sehvetlilik kazanır ve tango, o eski günlerine veda eder.
1912 yılında Tango, Avrupa'ya geçerek II. Dünya Savaşı'nın başına kadar çok tutulur. 1915 sıralarında ise Avrupa'nın şık çevrelerinde çılgın bir moda halini alır. Böylelikle Tango, bir alt sınıf dansından öteye geçip lüks salonların mezesi olmaya başlamıştır. Oysaki 1940'larda Arjantin'de tangonun sözlerinde yer alan açık seçik kelimelerin ve küfürlerin kullanılması dikta rejimi tarafından çıkarılan çeşitli yasalarla yasaklanır. (Arjantin'de -Ulusal Kimlik- olan Tango, her diktatörlük devrinde ve baskı rejiminde yasaklandı.)
Tango'nun gerçek kişiliği Avrupa'ya gelmesiyle birlikte değişmeye başlar. Yürüyüşler, dönüşler, yön değiştirmeler, gezintiler birbirlerine karıştırıldı. Bunun yanı sıra eski yalınlığı, şenlikliliği ve keyifliliği yok olurken müziğinde ve sözlerinde yoğun bir melankoli havası eser. Artık Tango, yumuşamış ve sokaklardan alınarak bir salon dansına dönüştürülmüştür.
1930'larda Türkiye'ye giren Tango genellikle yabancı şarkı sözleriyle icra ediliyordu. Tango, 40'lı yıllarda Türkçe sözlerle yapılmaya başlayınca günümüzün Tür Pop Müziği kadar popüler oldu. Bu arada Tango besteleri yapılırken Türk Müziği makamlarından da yararlanıldı.
Bir zamanlar çekingen bakışlarla etrafı süzen eldivenli, şapkalı şık hanımefendiler, briyantinli saçları ve rugan ayakkabıları ile arz-ı endam ederek piyasa yapan yakışıklı beyefendiler dans günlerini bekleyip doğacak aşkları İbrahim Özgür, Necip Celal ve Fehmi Ege tangolarıyla yaşadılar. O yıllarda tangoyu Latin Amerika şekliyle Türkiye'de ilk icra eden kişi Orhan Avşar oldu.
1930'larda Seyhan Hanım ve İbrahim Solmaz, 1950'lerde Zehra Eren, Celal İnce en tanınmış tango yorumcuları idi. Tango söyleyerek en uzun sahnede kalanlar ise Şecaattin Tanyerli ve aynı adı taşıyan orkestrası, Cemil Başargan, Fehmi Ege'nin oğlu Engin Ege ve Esin Engin di. Onlar bu dansı ve müziğini yaşatmaya çalışan sanatçılardı.
Biz Türkler ise tangoyu ellerden duyup öylesine benimsedik ki, bu müzik türü ve onun dansı adeta bizlerden bir parça olmuştu. Hatta bazı küçümseyici ifadeler bile müzikten yola çıkılarak hayat buldu: -"Osmanlı'nın batılısı vals yapar, doğulusu rakkase seyreder"- denilirdi. Bu rakkase kavramı bazı konularda halen günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir.
Türk halkı içinde Vals’ten sonra yaygın olarak icra edilen Tango’nun Türkiye'ye gelmesi için Cumhuriyetin ilan edilmesi gerekiyordu. Bundan böyle Arjantinli fahişelerin sokak aralarında yaptıkları erotik, seks fışkıran ve bazıları tarafından -Ayıp Dans- olarak nitelendirilen Tango, Avrupa'dan Türkiye'ye gelerek hemen kabul görmüş ve hatta bu dans düğün marşı haline gelerek -Mutluluk Dansı- olmuştur. (Sanki her evlenen mutluluğunu sürdürüyormuş gibi.)
Bir kadın, bir erkek; sahnedeydiler. Çıplak değillerdi. Pek giyimli de sayılmazlardı. İki yırtmaç arasından, dantelli çorapla yırtmaç arasından, siyah tül, tafta ya da ipeğin arasından görünen ten çıplaktan daha çıplaktı. Kadınla erkeğin tenleri birbirlerine geçmişti, saçların dibinden taa ayak parmaklarına kadar. Yüzler, kollar, karınlar, kalçalar ve bacaklarda. Zaman ayrılıyordu bacakların birbirine bir daha daha da sıkı sarılabilmesi için... Hele avuçlar, avuçlar hep iç içeydi ve ter içinde. Bedenler birbirinden ayrılacakmış gibi olduğunda yine yakınlaşarak birbirini takip ediyorlardı. İki beden arasındaki varla yok arasındaki boşluktan ancak bir soluk, bir kıvılcım, belki de bir "Ah!.." geçebilirdi o kadar. Dizlerden sonrası daha bağımsız gibiydi. Ayrı ayrı hareket ediyordu dizlerden aşağısı. Ayrı ayrı ama birbirlerini tamamlayan yönlerde. Dizden aşağısını seyretmekte güçlük çekiyordu insan. Göz göremiyor, bellek durduramıyordu ayakları.
Bir çift topuklu, incecik bilekten atkılı ayakkabılar ile karşısındaki sivri burunlu rugan ayakkabılar sanki kanatlanıp uçuyorlardı... Bir kadın, bir erkek sahnedeydiler. Dans ediyorlardı. Hayır hayır, sevişiyorlardı. Dansın adı, sevişmenin adı Tango idi.
Sevişmeyi yani tangoyu erkek yönetiyordu. Kadın yalnızca hareketleriyle onu takip ediyordu. Sanki... Sanki diyorum, çünkü; erkeğin sorusunu kadın yanıtlamasa, erkeğin önerisine kadın uymasa, erkeğin ateşini kadın körüklemese, kadın erkeği baştan çıkarma, kadın erkeği sürüklemese, kadın erkeğin kucağına atılmasa sanki tango olamayacak, zamanı ve mekanı yeniden bir daha yaratamayacaklardı.
Zeynep Oral, tangonun kendisine hissetirdiklerini şöyle ifade ediyor: "Ben sahnede uçmak için, aşk için, erotizm için, ölmek ve öldürmek için tangolar gördüm... Tutkuyu gördüm... Tek başına yapılan tangolarda çoğalmayı gördüm" diyor ve ekliyor; "Bir tango boyunca yaşanan hüznü, hasreti, yanıp tutuşmayı gördüm." Bu ifadelere en güzel örnek ise 'Naked Tango-Çıplak Tango' adlı film. Mutlaka edinip izleyin.
İki ünlü tango ustası Miguel Zotto ve Melina Plebs; "Tango bir tutkudur. Biz Arjantinliler'in yaşama bakışını özetler. Bol özlem, bol hasret, bol nostalji, bol hüzün, bol coşku" diyor.
Hüznün sert adımları olarak tanımlanan tango için tangonun büyük şairi ve müzisyenlerinden Santos Discepolo; "Tango, dans edilen hüzünlü bir düşüncedir" diyor.
Geriye söylenebilecek tek bir şey kalıyor: "Tango, ateşli tutkuların dansıdır."



 



1047 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

KÜÇÜK ÇOCUK BÜYÜK KASABA - 24/10/2019
üçüktüm ya, benim için etrafımda ki her şey büyüktü. Annem. babam, tatil günlerim ve o günlerin iki katlı müstakil evi, taaa denize varan bahçesi, bahçede ki dam ve etrafında ki meyve ağaçları sonra ana toprağım Erdek'te büyüktü.
ÜZÜM ÇİÇEK AÇTI - 16/10/2019
Üzümün çiçek açması diye tanımlayabilirim şarabı ya da aşk öncesi yapılan bir dansın, bir ayinin başlangıcı, bir de tutku dolu aşkların ateş-i çırpınışları...
TUTKULARDAN İNTİHAR: DALIDA - 03/10/2019
Son konserini Aspendos’da 12 Eylül darbesinin baş ismi Kenan Evren’in huzurunda verdikten sonra yaşadığı ülkeye dönerek intihar eden bir şarkıcıydı.