• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/pages/Memleket/128087563946334?fref=ts
  • https://twitter.com/cemal_oral

Hava Durumu
Şuayip Odabaşı
sodabasi-57@hotmail.com
BİR KIZIN BİR BABAYA ATTIĞI İFTİRA
28/04/2019

 Yetmiş üç yaşına gelmişti. Kendisinin kızılcıktan yaptığı, tuttuğu kısmın uç tarafı çatallı olan sopası yine elindeydi. Bu baston görevi gören sopayı kaç yıldan beri taşıdığını kendisi de bilmiyordu. Elli yıldan beri çobanlık yapıyordu. Kendisini bildiği günden beri hep çobandı. Koyunlardan kazandığı paraları da çoğunlukla oğlu ile kızına veriyordu. Evde hanımıyla kızı günlük işleri yapıyorlardı. Kendisi de sabahtan akşama gün boyu koyunların ardındaydı. Ne giydiğinde bir özenti nede yediğinde farklı bir tat vardı. Sadece canlıydı, o kadar.

Armut dibine düşer misali oğlu okumamıştı. Kızı da köydeki diğer kız arkadaşlarının bazılarını örnek alıp okula gitme derdine düşmemişti. Dünyaları ve görüş alanları bir kuyu ağzı kadar dar olunca, gelecekle ilgili bir görüşleri yoktu.

Oğlu evlenince, kasabaya göç etmişti. Vasıfsız birisi olarak, kasabada onun bunun ırgatı olarak çalışıyordu. Kazandığı paranın bir hükmü yoktu. Oğlu hatır sormak için değil de para lazım olduğunda arardı. Adamcağız oğluna verdiği para kadar kızına da verirdi. Eğer vermezse kızıyla hanımının çenesinden kurtulması mümkün değildi. “Köpeğe dalaşmaktansa, çalıyı dolaşmak hayırlıdır,” diyerek susup istedikleri parayı veriyordu.

Bu nedenle, otuz dokuz koyun kırk olmuyordu. Adamcağızın kendine baktığı yoktu. Sırtındaki ceketin ayağındaki pantolonun ne zaman alındığını bilmiyordu. Köyde ölenler olursa, yüzünü kızartıp onların giysilerini isteyip alıyor ve giyiyordu çoğunlukla. Bayramı seyranı yoktu. Cumadan cumaya gittiği köy camisinde, “hoş geldin misafir” diyenler bile oluyordu. Çoban adamın böyle bir yalnızlığı da vardı. Sanki doğup büyüdüğü köyüne ait olma gibi bir derdi hiç yoktu.

Gerçi dinle imanla da fazla bir ilgisi olduğu söylenemezdi. “Sürüden ayrılanı kurt kapar” misali kırk yılda bir cemaatin içine karışıyordu.

Çok fazla arkadaşı yareni de yoktu. Gün boyu koyunlarla iki köpeğiyle konuşuyordu bazen. Toplumun değişen değer yargıları, gelenek ve görenekleri de ilgisini çeken bir şeyler değildi. Sadece babasının yaşadığı zamanlarda, erkek kadın ilişkilerindeki mantıksız davranışlar hala onun vazgeçilmezleriydi. Ona göre evlenmemiş bakire bir kızın, bekâr ya da bekâr olmayan erkeklerle görüşmesi konuşması doğru değildi. Kadınların erkeklerle konuşması bile zinaydı. Böyle ilişkiler kızın namusuna zarar verebilirdi. Eşine her zaman kızına sahip çıkmasını, komşunun oğlanlarıyla bile görüşmesine izin vermemesini sık sık tembih ederdi.

Eşeklerde barınamayan yavusuların (bir tür sinek) beygirlerde keyfi iyiydi. Günler böyle böyle geçiyordu. Evde üç kişiydiler, birbirlerinden haberleri yoktu.

Yine değişmez bir günün akşamında, Çoban Ramazan, koyunlarını ağıla kapatıp evine gelmişti. Evde derin bir sessizlik vardı. Karanlık çöktüğü halde ışıklar yanmıyordu. Evin kapısını tıkırtı yapmadan açtı. İçeri süzüldü. Emektar değneği de elindeydi. Nedense kapının yanına dayayıp içeri girmeyi akıl edememişti. Salonun ışığını yaktığında gözlerine inanamadı. İnsanın sevmediği ot başında bitermiş, derler ya! Kızının tanımadığı bir oğlanla sülük gibi yapışık bir halde olduğunu görünce, iyice şaşkınlaştı. Bir anda kendisini toparladı. Babasını gören kız ne yapacağını bilemeden, önce memelerini derledi topladı. Eteğini aşağı indirdi. Oğlan ayağa kalkıp nereye gideceğini bilemezken, çoban saldırısını gerçekleştirdi. Oğlanın sırtına sopayı yapıştırdı. İhtiyara karşılık vermeyi düşünmeyen oğlan açık pencereye doğru bir hamle yaptı. Damarlarındaki son cevheri de kullanan baba, bir hamle daha yaptı. Arkadan vurduğu yeni bir darbeyle gencin kulağını yırttı. Genç adam, pencereden atlayıp kaçtı gitti.

Kız öylece olanlara bakarken, babasının “namussuz evlat yüz karası! Cenabet hınzır!” diyerek salladığı sopa sırtında patladı. Yere düşen kızını hiç acımadan elindeki sopayla alabildiğince dövdü. En sonunda, kendine gelen kızda pencereden atlayıp kaçtı.

Adamcağız, arkalarından gün görmemiş küfürler ederek pencereyi kapattı. Şeytanları kovmuştu. O kadar gürültüye karısının gelmemesi dikkatinden kaçmadı. Yan odada karısını uyurken buldu. Elindeki değnekle dürtükledi karısını. Uyandırmak istese de uyandıramadı. Kadıncağıza uyku ilacı verilmişti.

*

Kız pencereden çıkıp gittikten sonra sevdiği gençle buluştu. İkisinin ayaklarında da ayakkabı yoktu. Babasının kendisini sevdiği gence vermeyeceğini biliyordu. Bu işten kurtulmaları lazımdı. Hemen oracıkta bir plan yaptılar. Doğruca karakola gittiler. Karakola gitmeden önce entarisini parçaladı, eteğini yırttı. Sırtında sopa izleri vardı. Pencereden atlarken yanağı çizilmişti. Görsellik, makyaj yeterliydi. Karakola girip babasından şikâyetçi oldu kız.

“Babam bir sapık! Bana tecavüz etti. Beni kurtarın! “diyerek ağladı, zırladı. Tutulan tutanaklar imzalandı. Kız koruma altına alında. Anında köye giden jandarma tarif edilen adresten babayı alıp karakola getirdiler. Suçu kendisine anlatılan baba, ağlayarak olayın doğrusunu anlatsa da kar etmedi. Yaşlı adamı hemen cezaevine götürüp kapattılar.

*

Koğuşlarına yabancı birisinin gelmesi, yıllardır canı sıkılan mahkûmlara bir eğlenceydi. İhtiyarın “kendi kızına tecavüz ettiğini” öğrenince, herkes adamcağızı posta posta dövmeye başladılar. Adamcağız, “benim suçum yok. Bana iftira atıyorlar” dese de kimseyi inandıramadı. Yediği tokatlardan yumruklardan usanan adam, son soluğunu veren kasaplık hayvan gibi debelendi, ayağa kalktı bağırdı.

“Abe Müslüman evlatları! Bana bir bakın. Bende tecavüz edecek bir hal var mı? Ulen benim sapık olacak bir yanım var mı? Ben on senedir, kendi karımın yanına bile gitmiyorum. Sizde hiç mi anlayış merhamet yok? Benim çüküm bile yukarı değil aşağı bakıyor. İşesem yarısı pantolona gidiyor. Ne tecavüzü? Kızım dediğim evlat, birilerine aldanıp bana iftira etti. Benimle uğraşmayın. Aha şu ranzanın birisine asın beni, olsun bitsin. Zoruma gidiyor, yapmadığım bir işle suçlanmak zoruma gidiyor! Hırsız deseler yanma! İnsan kızına böyle bir şerefsizliği yapar mı? Asın beni bir çengele! Dövüp durmayın! Öldürün!” İhtiyarın bu sözlerini duyanlar, vaz geçtiler adamcağızı dövmekten.

Yirmi gün sonra adli tıptan rapor geldi. Tecavüz diye bir olayın olmadığı anlaşıldı. Koğuştaki mahkûmlar, yargısız infaz yapıp adamcağıza yaptıkları zulümden pişman olsalar da işin telafisi yoktu.

İhtiyar kendisine dayak atan mahkûmlardan çok kızına kızıyordu.

“Benim kanımdan olan birisinin bana böyle bir iftira atmasını asla af edemem” derken ağlıyordu. Hapishaneden çıkıp evine vardığında, günlük hayatı içinde görmediği köylüleri, hep karşısına çıkıp laf çarpıyorlardı. Artık cumalara da gitmez oldu. Kızının kendi kızı olmadığını, eşinin bu kızı başkasından peydahladığı düşüncesi, paslı bir çivi gibi beynini kurcalamaya başladığı günden beri ruh hali de iyice bozulmuştu.

Kız attığı iftiradan pişman oldu mu kimse bilemez. O günden sonra kızı gören olmadı. Annesinin söylediğine göre kız o oğlanla evlenmişti. Oğlanın babası, “babasına iftira atan birinden avrat olmaz” dediği günden sonra, oğlan kendine gelememişti. Üç beş ay cicim ayları yaşayan oğlan, anasının bulduğu kızla babasının vaat ettiği parayla dans etmeye başlayınca ipler kopmuştu. Biraz daha kızcağızı kullanan oğlan, karı olmuş kızı kapı önüne silkeleyivermişti. Baba evine gidemeyen kızcağız, abisinin kapısından da kovulmuştu.

Yalnız başına kalakaldı. Aç kalınca sofuluğu bozulan bir Müslüman gibi kızın da fabrika ayarları bozulmuştu. Gençliğinin körpeliğinin albenisinin etkisiyle kucaklara düşmüştü. İçki masalarına meze olmuş, her gecenin sonunda bir otel odasında pinekleyip günlerini geçirmeye başlamıştı.

En sonunda, bilinmeyen bir kasabanın stajyerlerini usta yapma işlerini yürüten meşhur bir usta öğreticiydi artık.

*

Koyunların hepsini satan ihtiyar, evinde pinekler olmuştu. Şüphe adı verilen paslı çivi kafasındaki kör deliği daha da büyütmüş, karısıyla da ipleri koparmıştı.

“Kahpe karı, sen bu kızı kimden peydahladın?” diye sorarken, Cuma pazarından bir zamanlar bir lira verip aldığı iple, kendisini sallandırıvermişti bir gece yarısı. Köyün çıkışındaki tahta köprünün altında sallanırken gün boyu, başında acı acı havlayan iki köpeğin sesinden bulunmuştu ölüsü. Koyunları sattığında kendisini terk etmeyen iki köpekti en vefalı dostları.

Ne bir mektup ne bir not çıktı cebinden. Cebinden çıkan, naylon poşete sarılı paraları cenazesi için sakladığı belliydi.

Hoca efendi, cenazesinde, helallik istemişti köylülerden. Bu ezberlenmiş sözün hükmü yoktu. Hiç kimsenin alacağı yoktu onda. Vereceği de yoktu. Ancak o hakkını köylülere kendisine önyargı yapanlara helal etmiş miydi? Bilen yoktu.

İftira, alevsiz yanan bir ateştir ki, için için yanan bir pamuk gibi sahibini yakıp kül eder, günü gelince.

 

Şuayip Odabaşı

20.04.2019/Kepez/Çanakkale



442 kez okundu. Yazarlar

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın

Yazarın diğer yazıları

YENİCE KARLIDIR ŞİMDİ - 28/01/2020
Dağları hep duman duman. “Yenice” karlıdır şimdi. Islık çalar sert rüzgârlar, Sobalar harlıdır şimdi.
ARKASI YARINLAR - 20/01/2020
Arkası yarınlarda oynadık hep Dizi dizi dizdik tüm umutları Aradıklarımızı bulamadık Ne fakir oğlanda ne zengin kızda
YAZI YAZMANIN ZORLUKLARI/BİR KASABA…BİLGİLENDİRME - 06/01/2020
Bir hafta önce bir yazı paylaştım. Bu yazıdan alınanların olduğunu gördüm.
DAVAR - 30/12/2019
Bir çoban önünde, gece ve gündüz, Birkaç yıllık saltanat her davarda. Birde bakmışsın asmışlar çengele, Eti yenmiş bitmiş, postu duvarda.
BEN ONLARI İNSAN SANDIYDIM - 04/12/2019
Giyim kuşamlarına baktım. Ben onları insan sandıydım.
BİZİM KİMSEMİZ YOK KIZIM - 03/11/2019
Anadan babadan başka. Bizim kimsemiz yok kızım.
ANLAR - 24/10/2019
Bu âlemde kim kimi anlar. Vardır anlamanın başladığı anlar.
ZAVALLI KAPI (Çocuklara Öyküler-2.Bölüm) - 16/10/2019
O bir sınıf kapısıydı. Ahşaptan yani çam ağacından, kavaktan yapılmıştı. Yapısı biraz narindi. Bağışıklık sistemini kaybetmiş, her gün hasta olan bakımsız birisi gibiydi.
ZAVALLI KAPI (Çocuklara Öyküler-1.Bölüm) - 11/10/2019
Zil sesini duyunca yüreği cız etti. Her zil çalışında, ne yapacağını bilemiyordu. Çaresiz bir durumdaydı, her zaman ki gibi. Kediden korkan fare gibiydi.
 Devamı